| sex seks hikaye | En Yeni Hikayeler |
| 1998 yılından başlayıp bugüne kadar
uzanan anılar silsilesini kapsıyor aslında. Halen
sürdürmekte olduğum mesleğimin Stajyerlik evresini
tamamlamış ve meslek sınavlarına girmek için, kırk
günlük sınava hazırlık kurslarına kayıt yaptırmıştım.
Kışın bütün soğukluğunu iyiden iyiye hissettirdiği Kasım
ayıydı. Cuma günü 7,5 saatlik bir yolculuktan sonra
Mersin'den Ankara'ya gittim. Ankara daha da bir soğuktu.
Kalın giysilerimle bir penguen' den farksızdım. Çok
kasvetli ve fazla gri bulmuştum Ankara'yı. Planıma göre
cuma akşamı Ankara'da olacaktım ve Kızılay'da bir otele
yerleştikten sonra biraz gezip dolaşacaktım. Eşyalarımı
yüklendiğim gibi yola koyulup kalacağım bir otel aramaya
başladım. Kızılay bembeyaz kar altındaydı, kaldırımlar
yer yer buzlanmıştı. Düşmemek için zor duruyordum
ayakta. Nihayet güzel bir otel bulmuştum. Kayıt
yaptırdıktan sonra odama çıkıp güzel bir duş aldım,
üstümü değiştirdiğim gibi kendimi dışarıya attım. Soğuğa
rağmen her yer çok kalabalık ve ışıl ışıldı!. Yollarda
birbirlerine kartopu atanlar, birbirlerini Güven park'ta
karların içine yatırıp şakalaşanlarla Ankara sanki
kasvetini üstünden atmaya çalışıyor, gülümsüyordu. Tatlı
bir huzur kaplamıştı içimi, kente ısınmaya başlamıştım.
Bu sıcaklık karnımı acıktırmıştı. Büfeden ekmek arası
döner ve yanına da ayran almıştım ki değmeyin keyfime...
Açlığımı yatıştırdıktan sonra oturup bir-iki kadeh
içebileceğim bir yer aramaya başladım. Sakarya
caddesinde bir bar'a oturup havanın soğuğuna inat rakımı
yudumlamaya başladım. 2 saat kadar sonra otele tekrar
döndüm. Ertesi ve ondan sonraki gün oldukça yoğun
geçecekti. Kurs sabah saat 08:00'de başlayıp, akşam
18:00' de bitiyordu ve 40 gün boyunca her hafta sonu
aynı şeyi yaşayacaktım. Döndükten sonra biraz Tv
izleyip, biraz kitap okuyup uykuya daldım. Sabah kalkıp
tıraş olup, duşumu aldıktan sonra güzel bir kahvaltı
yaptım ve yola koyuldum. Hala kar yağıyordu, sokaklarda
insanların bir yerlere yetişmek için gösterdiği tatlı
bir telaş, arabalardan yükselen klakson sesleriyle
Ankara güne hazırlanıyordu. On dakikalık yolculuktan
sonra kurs yerindeydim. Kantine inip Nescafe'mi aldım ve
saat'in dolmasını bekledim. Henüz yeni yeni geliyordu
insanlar. Kantin masalarında kızlar ve erkekler ayrı
ayrı gruplanmış sohbet ediyorlar, birbirlerini tanımaya
çalıyorlardı. bir şeyler okuyor, oyalanıyordum ve
sonradan çok iyi dost olduğum bir sesle kendime geldim: - Merhaba, günaydın. - Merhaba - Adım Ali, oturabilir miyim? - Memnun oldum, adım Ulaş, buyurun lütfen. Tanışma merasiminden sonra kurs salonuna çıktık. Sevecen, sıcak biriydi. Yerimize geçtik. Ankara'dan tanıdığı arkadaşlarıyla tanıştırdı. Derken ders başladı. Hayatımızdaki en önemli şeyi gerçekleştirime ciddiyetiyle hocamızın anlattıklarını pür dikkat kesilmiş, hipnotize bir vaziyette dinliyorduk. 10 dk. Geçmişti ki kapı çalındı. Kısık, mahcup ve ürkek bir ses - Özür dilerim, geç kaldım, girebilir miyim? - Buyurun lütfen Anfiyi topuklarından yükselen hızlı ve panik adımlama sesleriyle inleterek arka sıralardan birine ilişti ürkek ceylan yavrusu. Ders devam ediyordu. Nihayet 10 dk.lık mola. Ali'yle kantine inip çaylarımızı alıp masalardan birine iliştik. Ali'nin tanıştırdığı ve adının Özlem olduğunu öğrendiğim bir afet-i devran oturuyordu masada. Kahvaltısını henüz yapamamış, evden börek getirmişti. Sıcak ikramına dayanamayıp biz de ikramından bir parça aldık. Nişanlıydı Özlem; ama bakışları, edası, girişkenliği, rahat tavırları, ses tonuyla fazla çapkın biri olduğunu gösteriyordu. Yakınlaşmıştık. Espriler, sıcak diyaloglarla kahkahalar yükseliyordu masamızdan. Mizacım gereği, soğuk durmayı, çekimser kalmayı sevmem. Ortamdan olumlu elektrik aldıysam katılımcılığı severim. Isınmıştık birbirimize ama nişanlı olması bir yerlerde durmamı sağlıyordu. Fasılalarla devam eden ders aralarında birçok insanla tanışma şansım olmuştu. Masamız artık epey kalabalıklaşmıştı. Sıcak bir grup olmuştuk. Akşam için programlar bile yapılmaya başlanmıştı. Bir yerlere gidilecek ve eğlenilecekti. Özlem ve Ali yapıyordu programı. O gün için son dersti artık. Son arada, anfiye gelen bayanın kantinin en arka masalarından birinde ürkek, kendi halinde oturduğunu gördüm. Öyle güzel, öyle masum bir yüzü vardı ki saatlerce oturup izlenilesi bir tabloyu andırıyordu. Tepkisinin ne olacağına aldırmaksın yanına gittim, yüzünün yaydığı ışıktan kendimi alamıyordum. Ay'a inat yansıyan mavi bir ışık hüzmesi. - Merhaba.dediğimde kafasını kaldırıp ürkek bir tavır ve ses tonuyla - Merhaba dedi. Dokunsam kaçacaktı sanki. - Adım Ulaş, sizin de bir adınız vardır umarım. Yarı gülümser, yarı mahcup ses tonuyla, - B. dedi. - Rahatsız etmek istemem ama, katılmak ister misiniz bize? - Yooo. teşekkür ederim, böyle daha iyi. - Peki, siz bilirsiniz. Tekrar memnun oldum. Masama döndüm ama Özlem bir yandan benimle sohbet ederken, diğer yandan göz ucuyla B.'ye bakıyordu. Rahatsız olmuş gibiydi. Akşam ders bittikten sonra toplandık. Beni Özlem götürecekti gideceğimiz yere. Ali eve uğrayıp eşini de alıp öyle gelecekti. Aklım hâlâ "B."deydi. Yolda Özlem'le sohbet ediyorduk şuradan buradan. Derinliğime inen meraklı soruları vardı. Evli olup olmadığım veya bir sevgilim olup olmadığı türünden sorular. Çankaya'ya doğru ilerliyorduk. Özlem'in nişanlısı askerdeymiş, 4 ay'ı kalmış dönmeye, yaz'a doğru evleneceklermiş. Babası Ankara'da emekli olduktan sonra ailesi asıl memleketleri olan Kırklareli'ne taşınmış. Üniversiteyi bitirdikten sonra Özlem babasının da yardımıyla Ankara'da bir firmaya girmiş ve yıllar sonra müdür olmuş. Muhasebe müdürü Özlem. Özlem alımlı kız, Özlem güzel, Özlem fettan, Özlem yanardağlardan süzülen lav. Yakıp kavuruyor değdiği yerleri. Nihayet geldik programlanan yere. Oldukça şık ve güzel bir yer. Sohbet etmeye devam ettik, bir süre sonra Ali ve eşi geldi. Kendisi gibi Ali'nin eşi. Sıcak, sarıp sarmalayan, sevecen mi sevecen bir insan. Çabuk kaynaştık. Yeme-içme faslı ağırdan alınıyor, demleniyorduk, gece uzayacak gibiydi. Harika bir müzik çalıyordu. Ali ve eşi dansa kalktılar ve ardından ben ve Özlem. Öyle sarılmıştı ki Özlem, tanımayanlar bizi sevgili sanırdı. Ali'nin gözünden kaçmamış, liseden arkadaşı Özlem ve çok iyi tanıyor. Arada; - Bu kıza dikkat et, baştan çıkarabilir seni demişti. Ama kızın durdurak dinlediği yoktu, mesafeli yaklaşmama, henüz birkaç saatlik tanışmamıza rağmen fazla sokulgan davranıyordu. Göğüslerini göğsüme iyice yazlamış, sımsıkı sarılmıştı. Arada, bilinçli yaptığını kesinlikle biliyorum, göbeğiyle penisime baskı yapıyor, sallandıkça iyice sürtünüp tahrik olmamı sağlıyordu. İri gözlerini gözlerime dikmiş, tepkimi bekliyordu. Ateş basmıştı her yanımı. İstem dışı titriyordum. Yüzünde hınzır bir gülümseme vardı. Ama yine de dikkatli olmaya çabalıyordum. Gece bitti ve dönüyorduk artık, güzel bir gece yaşatmışlardı bana, sağolsunlar. Dönmek için arabalarımıza ilerlediğimizde Ali bu gece onlarda da kalabileceğimi bütün sıcaklığı ve dostluğuyla söylemişti. Özlem; bende de kalabilir dedi. Ama otele döndüm. Özlem beni buruk bir şekilde bıraktı otele. Ertesi gün görüşmek üzere vedalaştık. Sıcak bir duş ve güzel bir uykudan sonra Ankara'nın yine karlı yüzüne merhaba dedim. Yine aynı telaş ve ders faslı. Kurs yerine yine erken gelmiştim. Kantine indiğimde (bir gün öncesinin geç kalmışlığını telafi edercesine) bir masada sadece B.. otuyordu. Yanına gittim - Merhaba, günaydın. - Günaydın - Hayırdır, dünün geç kalmışlığını telafi ediyorsun sanırım - Evet, dün utandım biraz, ayıp oldu - Çay içelim mi - Ben alabilir miyim? - İlk ben teklif ettim ama. - Peki, şekersiz olursa sevinirim - Baş üstüne Prenses hazretleri... gülümsedi, kısık bir tonla. Gün aydınlandı yüzünde ve gönlümde, çok güzel gülümsüyordu. Uçarak gidip aldım çayları - Teşekkür ederim, zahmet oldu. - Ne önemi var Prenses, emir kabul ederim. - Estağfurullah ama bana Prenses demeseniz!!!! - Bir Prenses'e başka türlü nasıl hitap edilir ki. Gülümsedi yine, kısık kısık güldü. Gün yansıdı gönlüme, ışıklar içindeydim.Yavaş yavaş kursiyerler gelmeye başlamıştı. Özlem uçarak girdi içeri ama beni B.'yle görünce yüzünün haritası değişti. Yavaş ve emin adımlarla masamıza geldi. Elinde folyoya sarılmış bir şey vardı, söze girdi - Günaydın, rahatsız etmiyorum ya!!! B. yine o bildik mahcup ve tedirgin yüz haline büründü. Sessizdi, bir şey söylemedi.Sözü aldım: - Günaydın, gel, otur lütfen. Tanıştırayım sizi; B. bu da Özlem Özlem baştan aşağı süzüyordu B.'yi, B. rahatsız olmuştu, Özlem kendinden son derece emin, mağrur bir edayla kuruluverdi masaya. Derken hafifçe kalktı ve bana doğru eğildi ve iki yanımdan öptü; - Dün geceden beri nasılsın? B.'nin yüzü değişti, ışığı sönmüştü sanki, karanlığa gömüldü. - İyiyim sağolun, Ali'yle beraber çok güzel bir konukseverlik gösterdiniz, çok teşekkür ediyorum, bunu unutmayacağım. Nişanlınla, ki kısmetse eşin olacak, Mersin'e geldiğinizde sizi ağırlamaktan müthiş keyif alacağım.Özlem belli etmemeye çalışıyor ama her halinden verdiğim cevaptan rahatsız olduğunu davranışlarıyla gösteriyordu. - Kıymalı börek yapmıştım, belki kahvaltı yapmamışsındır diye düşündüm. - Çok incesin, kahvaltı yapmıştım ama tabiki hayır demem. Ali geldi bu arada, uykulu mahmuru gözlerle. - Günaydın, - Günaydın Ali, hadi buyur bak Özlem börek yapmış, soğutma. - Valla kaçırmam, hanım erkenden gitti işe, kahvaltı yapmaya üşendim. Yeniden kahvaltı faslı, ders derken öğle arasını bulduk. Özlem'i iş yerinden çağırdılar, gidip dönecekti. Ali'de eşiyle yemek yemek için çıktı, davet etti ama kabul etmedim. Yalnız kalmıştım. B. yoktu ortalıklarda. Yakınlarda yemek yiyebileceğimiz bir yer aradım. "Harran Kebap Salonu", neyin nesidir anlamadım ama bir şeyler atıştırmak gerekiyordu. İçeri girdiğimde B..'de ordaydı, bir mükafattı sanki benim için. Yanına yaklaştım: - Beklediğin kimse yoksa beraber yiyelim mi? - Tabiki buyur lütfen, Özlem yok galiba!! Dedi, ses tonu çok manidar ve iğneleyiciydi. - Hayır, işe gitti. Yemeklerimizi yedik ve bir saatlik arada sohbet edebileceğimiz kadar sohbet ettik. Yumuşamıştı. İlgilendiğimin farkına varmıştı. Hatta oradan ayrılırken muzipliğini takınıp şemsiyemi o almıştı ve tutmuştu bize. Buzlar erimişti. Özlem ve Ali gelmediler derse, beraber oturmuştuk aynı masaya. Yakınlaşmaya başlamıştık. Kursun o gün bitmesine yakın Ali ve Özlem beraber geldiler, B.'yle dışarı çıkıyorduk. Biletimi alıp gece 24'te Mersin'e dönecektim. Özlem atıldı hemen: - Akşam bir yerlere gideceğiz, hadi gidelim.B. yine en mahsun halini almıştı. Masum gözlerle bana bakıyordu. - B.'ye sözüm var, kusuruma bakmayın, onunla bir yerlere gideceğiz.dediğimde Özlem avını parçalamaya hazır bir panteri andırıyordu. B. gün aydınlığı yüzüne tekrar kavuşmuştu. Ama nezaketi de elden bırakmak istemiyordu. - Sözleştiyseniz sizi alıkoymiyim, ben gidicem zaten dedi. Zaten sözleştiğimiz bir şey yoktu B.'yle ama Özlem'i atlatmak istiyordum. Bu durumdam Ali daha da keyiflenmişti. - Hadi Özlem biz gidelim, onların programlarını bozmayalım.Özlem istemeyerek de olsa ayrılmıştı bizden, vedalaşarak ayrıldık onlardan ve B.'yle yürümeye başladık. - Neden programımız olduğunu söyledin, program yapmamıştık ki. - Ne yani, demek benimle program yapmak istemiyorsun, demek beni bir Prensesle program yapmaktan alıkoyucaksın!!! - Ya hayır öyle değil ama sözleşmemiştik. - Tamam işte, şimdi sözleştik, istemiyor musun yani? - Olabilir ama ben de Konya'ya gidicem, fazla vaktim yok. - Olsun, vaktin olduğu kadar. Hemen sıkıldın mı yani benden, istemiyor musun beni? - Yo öyle değil!!! - Tamam o zaman gidiyoruz - Nereye? - Çıldırmaya. - Ama lütfen geç kalmayalım - Emirdir Prenses. Demek ki eğlenilecek ve Prenses geç kalmayacak. Gülüştük ve Çankaya'da keyfimize göre bir yer bulduk. Gözlerimi artık alamıyordum ondan, gözüm başka bir şey de görmek istemiyordu. Dünyam o olsun istiyordum, bütün hayatım onunla dolsun istiyordum. Israrlarımla iki kadeh şarap içmişti, yanakları al al olmuştu, şişede kalan şarap daha da kıskanmış B.'nin yanaklarını. Kadehimi yanağına doğru uzattım. - Sence hangisi daha kırmızı? - Ayyy. inanmıyorum, çok mu kızardı? - Öyle yakışıyor ki. Lâl'in gerçek tonunun bu olması gerekiyor. Ama hangi ressam bu tonu tutturabilir ki. Tanrı bile övünmüştür şimdi kendisiyle. Gün yüze lâl yanak. - Utandım.. Gece bitmesin istiyordum, prangayla bağlanmıştım adeta ona. Nasıl olabilirdi, bu kadar kısa sürede, nasıl, nasıl, nasıl. - Kaçta kalkıyor otobüsün - 22'de, saat kaç - 21 - Gidelim mi? - Gitmesek olmaz dimi? Gülümsedi yine, gülümsedikçe ömrümden birkaç ömür yitiriyordum.. - Peki kalkalım.. - Her şey için çok teşekkür ederim, benim için çok farklı bir geceydi. - Laf mı Prenses, ne yapabildim ki? Telefonunu almamda bir sakınca yoktur umarım, arayabilirim seni değil mi? - Tabiki, ben de aliyım seninkini, telefonlaşırız ama telefonumu çaldırdığında rahat konuşamazsam anlayışla karşıla lütfen. Bizimkiler meraklıdır, fazla soru sorarlar. - Demek ki Prenses esaret altında. Böyle bir güzellik korumam altında olsa ben de hassaslanır, kimlerin aradığını merak ederdim. - Şımartma lütfen, abartıyorsun, ben Prenses değilim ama bizimkiler fazla meraklı. - Ariycam seni Prenses Telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Otel'e uğrayıp eşyalarımı almam gerektiğini beni bekleyip bekleyemeyeceğini sordum. Geç kalıp kalmayacağımızı sordu. Geç kalmayacağımızı, en azından onu uğurlamak istediğimi söyledim. Kabul etti ve otel'e geldik, apar topar eşyalarımı alıp lobi'ye yanına geldim. Yola koyulduk, ama içim gitmesini istemiyordu, yol boyunca sohbet ettik. Terminalde onun biletini alıp peronlara geldik. İçim böyle göndermeye el vermiyordu. Çantalarımı yanına bırakıp 2 dk. beklemesini, sigaramın bittiğini söyledim. Peki, dedi. Konya arabasından bir bilet de kendime aldım. 2 saat daha görmek bile kârdı benim için. Ama o bunu bilmiyordu. Otobüsünün kalkış saati gelmişti, vedalaştık. Yerine kuruldu ve el salladı. El sallayıp yürümeye başladım, birkaç otobüsü geçtikten sonra arkalarından dolaşıp onun otobüsüne geldim ve muavine eşyalarımı verdim. Orta kapıdan içeri girip bir arkasındaki koltuğa oturdum. Beni görmüyordu. Derin derin dalmış uzakları seyrediyordu!. Mesaj yazmaya koyuldum. |


Şu Anda